Lisanın etkileri

İnsanların içinde bulunduğu durum, bir eli yağda, bir eli balda olanlar hariç, pek iç açıcı değil. İnsanların oluşturduğu sistemler ve yarattığı teknolojiler, sadece insanlığın değil, dünyanın varlığı için de tehdit. Akla teknolojinin sağladığı konfor faktörü gelebilir, ama ozonun delinmesi, iklim değişiklikleri, yeryüzünün şeklinin manipülasyonu ve çevre kirliliğini de düşünmek gerekir. Sistemler insan nüfusunun artışını cesaretlendiriyor ve ne yazık ki ters orantılı olarak, insanların gittikçe küçülen bölümü, dünyaya verilen bunca zararın getirdiği nimetlerden, hak ettikleri ölçüde faydalanabiliyor. Diğer yandan, birçok hayvan türü, aşırı avlanma ve doğaya verilen zarar sonucunda, yok olmaya devam ediyor. Dünyanın ve insanoğlunun bu durumlarının sorumlusu, insan türüdür.

İnsanı diğer hayvanlardan ayıran en önemli faktör, daha ana karnındayken, karmaşık bir lisan öğrenmeye başlaması. Anadili de denen bu lisan, insan doğduğunda, din, ahlak, gelenek vb. düşünce sistemlerinin sularında, uzun süren bir beyin yıkama sürecinden geçmesinde, olmazsa olmaz bir araç olarak kullanılır.

Dünya üstündeki bunca karmaşık lisan kalkarsa, geriye, diğer hayvanlar kadar "basit" iletişim kurabilen insan türü kalır. Varlıkları karmaşık lisanlı insanlar tarafından tehdit edilen "basit" lisanlıların hepsi, dünya üstündeki 3.800.000.000 yıllık evrim zincirinin yaşayan halkalarıdır. "Basitlik iyi mi, kötü müdür?", "İyiyle kötüyü kim belirler?" vb. soruların her durum için geçerli ve kesin cevapları yok. Kesin olan, dünyanın -üstünde yaşayan bütün canlılarla beraber- insansoğlunun yarattığı büyük tehdit altında olduğu ve insanoğlunun bunu yaparken kullanmayı öğrendiği ilk silahın, karmaşık bir lisan olduğu. Dünya üstünde lisanı basit kalmış, kabileler halinde yaşayan insan toplulukları da var ve dünyaya verdikleri zarar, "ilkel" çağda verdiklerinden fazla değil.

İnsanoğlunun elinde, karmaşık lisanları dünyadan silecek bir silgi yok. Din, ahlak ve gelenek gibi kanıtlanamayan sistemlerin hepsi, sağladıkları sahte mutluluğun yok olması pahasına da olsa, yok olmalı. Teknoloji, sağladığı konforun yok olması pahasına da olsa, kontrol altına alınmalı. Aksi taktirde, sistemler kanaatkar insanlar oluşturmaya devam ederken, teknoloji dünyayı kontrolsüzce yok etmeye devam edecektir. Kaynaklardan payına düşeni alamayan çoğunluğun teknolojiyi kontrol etmesinin tek yolu, rasyonel düşünmesine engel olan sübjektif düşünce sistemlerinin yok olmasıdır. Yıkıcı değişiklikler meydana gelmezse, dünyanın yıkılması yakın ve 4.500.000.000 yıllık yeryüzünün yakınının, 70 yıllık insan ömrünün yakınıyla mukayese edilmesi yanlış olur. Şu günlerden Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da meydana gelen halk hareketlerinin yıkıcı etkisi olumlu, ama neyin yıkıldığı ve yerine neyin konacağı önemli. Koltukları işgal edenlerin değil, koltukların değişmesi gerekiyor.

İnsanın evrimi ileri doğru mu, geri mi? Kuzey, güney, aşağı, yukarı gibi kavramlar insanoğlunun üretimi, aynı ileri ve geri gibi... Uzayda bunların hiçbiri yok. İnsanlar lisanlarını karmaşıklaştırıp çeşitlendirirken, diğer hayvanlar karmaşık lisanlarını basitleştirmiş olabilirler mi? Fantastik olurdu, ama hayır. En azından yazılı tarih, konuşan veya karmaşık lisanları olan hayvanlardan bahsetmiyor.

Lisan, insanları ayrıştıran etkenlerin en güçlülerinden, çünkü insan anadilini henüz doğmadan öğrenmeye başlıyor. Hangi ülkede, hangi dinden, hangi ırktan, hangi fiziksel ve düşünsel niteliklerle doğacağını seçemeyen insan, lisanını da seçemiyor. Tarih boyunca fakirlerin zenginlerin çıkarları uğruna cepheye gidip savaşmalarını sağlamak için, ülke, din ve ırk farklılıklarıyla beraber lisan farklılığı, en çok kullanılan farkılıklardan biri ve gerçekten de bariz farklılık yarattığı inkar edilemez. Bilim adamlarının, satranç şampiyonlarının, edebi dehaların, çığır açan filozofların vb. insanların aynı lisanları konuşanlardan çıkması, tesadüf olamaz.

Lisanın zahiri etkilerinin dışında, batıni etkileri de var. Ortalama bir insanın kullandığı lisan, insanı asosyalleştirecek kadar sert, direkt ve yüzeyseldir. Neyse ki lisanın negatif manevi etkilerinden sıyrılma gayretindekilerin sarılmaları için, sanat ve edebiyat var. Lisan ve çağrıştırdıklarının çiğliği bile, estetik harf dizilerine, seslere ve görsellere dönüşebiliyor. İnsanoğlu sanata ve edebiyata sahip çıkmalı, onlara tükürenlere karşı durmalıdır.

by by

Sibel Arna ve zamâne köleliği olarak istihdam

Öncelikle Sibel Arna'nın "Dokuz aylık bebekle mavi yolculuk" makâlesini sonuna kadar okuma sabrını gösteren, bununla da yetinmeyip, sosyâl medyanın gündemine taşıyan insan(lar)a teşekkür ederim.

Makâleyi buraya aynen yapıştıracağım, çünkü üçüncü partilere şüpheyle yaklaşırım. Bir yerlerine mutlakâ "dizgi hatâlarından sıyrılma" ve "içeriği haber vermeksizin değiştirme" ile ilgili uyarılar iliştirirler. Ayrıca sitenin altyapısı değiştiğinde, ilgili adresin değişme ihtimâli yüksektir.

Dokuz aylık bebekle mavi yolculuk

Bazen bana bir deli cesareti geliyor diye düşünüyorum. Yoksa dokuz aylık bebekle bir haftalık mavi yolculuğa nasıl evet derim. Ama dedim.

34 metrelik, sekiz kameralık, 16 kişilik teknemiz Deniz Felix Balina’ya geçen cumartesi dokuz yetişkin, iki bebek olarak bindik. Rüzgar’ın arkadaşı Kuzey henüz yedi aylık. İnanmayacaksınız ama ikisinin de keyfi yerinde. Temiz hava, fazla yakıcı olmayan güneş ve beşik gibi sallanan tekne onlara iyi geldi.

Bu Rüzgar’la bizim ilk tatilimiz. İlk defa evinden ayrı bir yerde uyudu. Hiç sorun çıkarmadı. Doktorumuz bunu bize daha yirmi günlükken demişti: “Bebeğinizle dünyanın her yerine gidebilir. Yeter ki annesiyle babası yanında olsun.” Ne kadar doğruymuş. Mekanlar ne kadar önemsizmiş. Dört duvarın içine tıkılıp kalmak ne kadar gereksizmiş.

Peki senden ne haber derseniz, şöyle: Tabii ki bu daha önce yaptığım mavi turlara hiç benzemedi. Bu satırları yazarken teknede beşinci günümüz bitti, ben hala teleme peyniri! Her seferinde “Şimdi yarım saat güneşleneceğim, beni hiçbir güç yerimden kaldıramaz” diyorum ama kaldırıyor tabii ki! Rüzgar, 70 koruma faktörlü krem gibi sağ olsun! Dadılar yanımızda olmasına rağmen sere serpe uzanmak imkansız. Sütü, çorbası, meyvesi derken akşam oluyor.

FESTİVAL GİBİSİN RÜZGAR

Deniz deseniz Rüzgar uyanıksa o da zor. Çünkü arkamdan gelmek istiyor. Beni suda çimerken her gördüğünde çığlık kıyamet bağırıyor. Ya bana bir şey yapıyorlar zannediyor ya da yanıma gelmek istiyor.

Ne yapıyoruz? Yeni emeklediği için teknede sabit duramıyoruz. Dizlikleri bacağında, o önde ben arkada, tekneyi tavaf edip duruyoruz. Eğleniyoruz. Attığı her kahkahada, göz bebeği her parladığında, heyecanlanıp kamyonların önünde duran süs köpekleri gibi sallandığında deliriyorum. İşte hep o anlarda tekrar tekrar fark ediyorum bunun hayatımın en büyük mutluluğu olduğunu. Festival gibisin Rüzgar ebediyen sana katılmak istiyorum.

Biz mi tatile çıkıyoruz dadılar mı?

Tekne tatilinin bana tatil olmamasının bir nedeni de dadımız Hanife Hanım. Tekneye binince, Göcek, Rodos, Simi gezince ona bir şeyler oldu. Resmen aklı uçtu. Yoksa neden Rüzgar’a tarhana çorbası yapalım dediğimde yayla çorbası pişirsin? Bunu yaptığı gün Rüzgar sabah kahvaltıda yumurta yemişti üstelik. E yayla çorbasının içinde de yumurta var. Bir gün içinde iki yumurta veremeyeceğimizi ezbere biliyor.

Yüzme bilmemesine rağmen her gün beş posta denize giremediği için hayıflanmaya başladı. “Sibel Hanım keşke kocamla çocuklarım da burada olsaydı” sayıklamalarının ardı arkası gelmedi. Normal şartlarda Rüzgar’ı mutlu etmek konusunda profesör olan kadın, deniz üstündeyken sınıfta kaldı. Oğlumu alıp, oyuncakları yayıp bir saat kesintisiz vakit geçirmeyi hiç başaramadı. Bunun yerine Rüzgar’ı kucaklayıp, peşimde dolaşmayı tercih etti.

Neden? Nedeni basit. O da insan. Evet denizi görünce giresi geliyor, seni bikinili görünce onun da canı sere serpe uzanmak istiyor. Eminim kamaradaki aynaya her baktığında acaba yüzüm yanmış mı diye kontrol ediyor. Ama tabii ki abartmaması, çalıştığını unutmaması gerek. Hanife Hanım’daki arızaların benzerlerini Kuzey’in dadısında da gözlemledim. Simi’de fotoğraf çekeceğim derken bebek arabasının üstüne kapaklanıyordu mesela.

Bu konuda daha enteresan hikayeleri ise döndüğümde dinledim. Arkadaşım Tülin’in bakıcısının Antalya’daki tatil köyünde bir saat ortadan kaybolmasına, işini gücünü bırakıp gidip göbek dansı kursu almasına kaç puan verirsiniz? Kardeşim dadı mısın, dansöz mü? Bu hareketleri yapabildiğine göre iyi kıvırdığın bir gerçek, niye bir de üstüne kursa yazılıyorsun, anlamadım. Aynı kıvrak insan, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi dalış kursuna da gitmek istemiş. Neymiş su altında nasıl nefes alınıyor çok merak ediyormuş. Büyük konuşmayayım ama ben o kadının kafasını dalış tüpü olmadan suya gömerim!

Sibel Arna

Sosyâl medyada makâle üstüne yazanların çoğu, yazarımsının kölelik devrini özlediğini savundular. Hâlbuki kölelik bitmemiştir "efendim", isim değiştirmiştir.

Çocukluğumda, bir iktisatçı olan babam M. Ercüment Yüzgen'in kütüphânesinden okuduğum bir kitap, "meta"nın târihini anlatıyordu... Milyonlarca yıl önce, komünal yaşam vardı. İnsan türü, diğer akrabâları gibi, berâber avlanıyor, barınaklarını berâber hazırlıyor, berâber topladıklarını, berâber avladıklarını, berâber tüketiyorlardı. Çok çok çok daha sonra mülkiyet, çok çok daha sonra trampa, çok daha sonra para bulundu.

Köleliği tetikleyen yalnızca iktisâdî metamorfoz değildir. Jared M. Diamond, "Guns, Germs, and Steel: The Fates of Human Societies" adlı kitabında, silah, mikrop ve çeliğin etkilerini de tafsîlatlı olarak anlatır.

Tüm bu gelişmeler on milyonlarca yıl zarfında cereyân ederken, birçok îcâdı da tetiklemiştir. Örneğin barınaklar eskiden birlikte kullanılırken, diğer insanlardan çok metası olanlar için, mülkiyetlerini koruma amacıyla, kaleler îcât edilmiştir. Nüfûsun artması, beslenme ve barınma ihtiyaçlarını karşılama güçlüğünü de getirmiştir. İnsan türü önce avlanmak, daha sonra başka insanları alt etmek, köleleştirmek ve elindeki metaları gasp etmek için, çeşitli silahlar îcât etmiştir. Tüm bunlar köleliği doğurmuştur.

Süreç bitmemiştir. Kalelerin yerini alan ve herkesin olan İstanbul Boğazı'nın en güzel noktalarını halka kapatmış yüksek duvarlı yalılar, canım Türkiye'min (*) bayılarak seyrettiği Aşk-ı Memnû adlı dizide bolca görülebilir. Beslenme ve barınma ihtiyaçları, nüfus arttıkça, geniş halk yığınları için, daha büyük zorluklar yaratmaya devâm etmektedir.

Kölelik bitmemiştir "efendim", isim değiştirmiştir. Temel ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli kaynağı olmayan insanlar, emeklerini efendilerine satmak ve iktisatta "artı değer" tâbir edilen değeri katmak zorundadır. Köleliği korumak için sayısız kitap yazılmış, halk yığınlarının bunlara tapınmaları sağlanmıştır. Medya aracılığıyla pompalananların çoğu da, bu amaca hizmet etmektedir. "Toplum mühendisliği"nin hedefi, köleliğin devâm etmesini sağlamaktır. ve günden güne gelişmelidir. Aksi hâlde, günden güne genişleyen yoksul çoğunluk idâre edilemez. Köleliğin "sürdürülebilirliği", toplum mühendislerinin başarılarına bağlıdır. ABD'nin başına bir siyahın getirilmesinin bir sebebi vardır.

Kölelik bitmemiştir "efendim", isim değiştirmiştir. ABD'de bir otobüste yanına siyah tenli biri oturduğunda, oturduğu yerden kalkarak, ayakta seyahat etmeyi tercih eden beyaz tenli şahsı, kendi gözlerimle gördüm.

John Lennon, geniş kitleleri fikir ve eserleriyle etkilemiş bir kişiydi. Bunlar arasında "Imagine", özel bir yer tutar. "Efendim", bu yüce insan, benzeri sayısız insan gibi, katledilmiştir.

"Possession isn't nine-tenths of the law. It's nine-tenths of the problem."
"Mülk yasaların onda dokuzu değildir. Problemin onda dokuzudur."

John Lennon

Sibel Arna'nın makâlesi, Jared M. Diamond'ın savunduklarının bir kanıtıdır. Diamond, az gelişmiş medeniyetlerde yetişen çocukların, gelişmiş medeniyetlerde yetişenlere göre daha zekî olduklarını savunur,  sebebi, tuzak kurarak avlanan, karnını doyurmak için yaptığı işte başarılı olmak zorunda olan beyinlerin, televizyon karşısında büyüyen ve sınav kazanmadan özel okullarda okuyabilenlerden fazla gelişme olanağı bulmasıdır. Sibel Arna'nın makâlesi, niteliksiz olabilir. Bütün yazdıkları öyledir, bütün yazacakları da öyle olacaktır. Yazdıkları nitelikli olamayacağı gibi, olmak zorunda da değildir, çünkü o köşede büyük ihtimâlle torpille yazmaktadır, ancak bir "efendi" olan Sibel Arna'nın takdire şâyan bir yönü vardır... Makâlelerini okuyan herkesin kendine benzediğini düşünmesinden midir, yoksa akıl edemediğinden midir, bilinmez, ama takiyye yapmamıştır.

İyi günler dilerim "efendim".

* CC: Creative Commons

Böke Yüzgen, 2010
¨¨˜”°º•by•º°”˜¨¨

Kısırlaştırma

SterilizationABC'nin haberine göre, ABD'de 1929-1974 yılları arasında 70.000'e yakın kadın ve erkek kendi istekleri dışında ve haber verilmeksizin kısırlaştırıldı. Kısırlaştırılanların büyük çoğunluğunu zenciler oluşturuyor. Maryland Üniversitesi'nden Profesör Steven Selden: "Bu işlem fakir insanlara, genlerinin kötü olduğu düşüncesiyle uygulandı." dedi. Davalar açılacak. Yetkililer şimdiden "Paramız yok, tazminat veremeyiz." demeye başlamışlar bile.

by by